GAZZE’DE ÇOCUKLAR ÖLÜRKEN BİZ NEREDEYDİK? / Üç Yılın Ardından Bir Vicdan Muhasebesi

GAZZE’DE ÇOCUKLAR ÖLÜRKEN BİZ NEREDEYDİK? / Üç Yılın Ardından Bir Vicdan Muhasebesi

7 Ekim 2023…

Gazze’nin üzerine yalnız bombaların değil, insanlığın sessizliğinin de çökmeye başladığı tarih.

Aradan üç yıl geçti.

Üç yıl…

Bir çocuk için neredeyse bütün çocukluğu demek.

Gazze’nin çocukları bu üç yılda okula gitmeyi değil, bombaların sesinden ölümün ne taraftan geleceğini öğrenerek büyüdüler. Oyuncaklarını değil, kaybettikleri kardeşlerini saydılar. Evlerinin odalarını değil, çadırların köşelerini paylaştılar.

Kimileri büyüyemedi bile…

Üç yılın sonunda geriye dönüp baktığımızda Gazze’de yalnızca binaların yıkılmadığını görüyoruz.

Evler yıkıldı.

Hastaneler yıkıldı.

Okullar yıkıldı.

Camiler yıkıldı.

Kiliseler yıkıldı.

Mahalleler haritadan silindi.

Aileler yok oldu.

Çocuklar annesiz, babasız; anne babalar evlatsız kaldı.

Ama bütün bunlardan daha acı bir şey oldu:

İnsanlık, bütün bunlara alıştı.

Kimse “Bilmiyorduk” diyemez.

Kimse “Görmedik” diyemez.

Kimse “Duymadık” diyemez.

Çünkü Gazze’de yaşananlar dünyanın gözleri önünde oldu.

Bir çocuk öldürüldü, görüntüsü birkaç dakika sonra telefonlarımıza düştü.

Bir hastane vuruldu, canlı yayında seyrettik.

Bir anne evladının cansız bedenine sarıldı, gördük.

Bir baba kefene sarılı çocuklarını kucağına aldı, gördük.

Enkaz altından küçücük eller çıktı, gördük.

Aç çocuklar bir lokma ekmeğin peşinden koştu, gördük.

Gördük.

Duyduk.

Bildik.

Peki, ne yaptık?

İşte insanın vicdanını asıl kanatan soru budur.

Gazze’de çocuklar ölürken iki milyara yaklaşan İslam dünyası neredeydi?

Onlarca Müslüman devlet vardı.

Ordular vardı.

Petrol vardı.

Doğalgaz vardı.

Trilyonlarca dolarlık servet vardı.

Diplomasi vardı.

Ticaret vardı.

Uluslararası kuruluşlar vardı.

Zirveler vardı.

Toplantılar vardı.

Kürsüler vardı.

Mikrofonlar vardı.

Nutuklar vardı.

Ama Gazze’nin çocuklarını koruyacak ortak bir irade yoktu.

Toplandık.

Kınadık.

Bildiriler yayımladık.

“Derhâl ateşkes!” dedik.

“Uluslararası toplumu göreve çağırıyoruz!” dedik.

Peki, kimdi bu “uluslararası toplum”?

Biz değil miydik?

İki milyarlık İslam dünyası, kimi göreve çağırıyordu?

Kendisinden daha vicdanlı olmasını beklediği başka bir dünyayı mı?

Zirveler bitti.

Fotoğraflar çekildi.

Uçaklar havalandı.

Liderler ülkelerine döndü.

Ve Gazze’de çocuklar ölmeye devam etti.

İşte insanın yüreğini yakan budur.

İki milyarlık bir ümmet, iki milyonluk Gazze’nin gözyaşını silemedi.

Daha doğrusu şu soruyu sormaktan korkmayalım:

Gerçekten silemedi mi?

Yoksa bunun için ödenmesi gereken siyasi ve ekonomik bedeli ödemeyi mi göze alamadı?

Mesele yalnızca asker göndermek değildi.

Diplomasi ne içindi?

Ekonomik güç ne içindi?

Petrol ne içindi?

Doğalgaz ne içindi?

Ticari ilişkiler ne içindi?

Uluslararası kuruluşlardaki üyelikler ne içindi?

Eğer bütün bu güç, gözümüzün önünde öldürülen çocukların hayatını korumaya yetmeyecekse ne zaman işe yarayacaktı?

Gazze bize çok acı bir hakikati öğretti:

Kalabalık olmak güçlü olmak değilmiş.

Birlik olmayınca milyarlar da yalnızmış.

Servetiniz olabilir.

Ordularınız olabilir.

Saraylarınız olabilir.

Dünyanın en yüksek binalarını dikebilirsiniz.

Milyarlarca dolarlık projeler yapabilirsiniz.

Ama zulme karşı ortak iradeniz yoksa bütün bunlar gücünüzü değil, aczinizi örter.

Bir de yıllardır bize insan hakları anlatan dünya vardı.

Demokrasi anlatıldı.

Özgürlük anlatıldı.

Çocuk hakları anlatıldı.

Kadın hakları anlatıldı.

Savaş hukuku anlatıldı.

Uluslararası hukuk anlatıldı.

Biz de dinledik.

Peki, Gazze’de o büyük sözlere ne oldu?

Filistinli çocuk “çocuk” sayılmıyor muydu?

Filistinli annenin gözyaşı daha mı değersizdi?

Gazze’deki insanın yaşam hakkı, dünyanın başka yerindeki insanın yaşam hakkından daha mı az kutsaldı?

İnsan hakları gerçekten evrenselse Gazze’de neden sustu?

Çocuk hakları evrenselse Gazze’nin çocuklarını kim korudu?

Uluslararası hukuk varsa hastanelerin, okulların, sivillerin başına gelenleri nasıl açıklayacağız?

Yok, eğer bütün bu kavramlar güçlülerin çıkarlarına dokunmadığı müddetçe geçerliyse artık bize “evrensel değerler” masalı anlatılmasın.

Elbette Batı toplumlarını hükümetlerinden ayırmak gerekir.

Londra’da, Paris’te, New York’ta, Washington’da ve dünyanın dört bir yanında vicdan sahibi insanlar meydanlara çıktı.

Yahudiler çıktı.

Hristiyanlar çıktı.

Müslümanlar çıktı.

Hiçbir dine inanmayanlar çıktı.

Çünkü vicdanın dini olmaz.

Bir çocuğun cesedine bakarken onun kimliğini sormayan insanlar hâlâ vardı.

Demek ki insanlık ölmemişti.

Ama devletlerin vicdanı ile insanların vicdanı aynı değildi.

Uluslararası Adalet Divanı devreye girdi.

Birleşmiş Milletler toplandı.

Kararlar alındı.

Raporlar yayımlandı.

Hukukçular konuştu.

Diplomatlar konuştu.

Liderler konuştu.

Herkes konuştu.

Gazze ise öldü.

O hâlde sormayacak mıyız?

Uygulanmayan karar kimin yarasına merhem oldu?

Yaptırım gücü olmayan hukuk kimi korudu?

Birleşmiş Milletler, birleşemeyen milletlerin vicdanını teskin ettiği bir kürsüye mi dönüştü?

Uluslararası hukuk yalnız güçsüzlere karşı mı güçlü?

Güçlülerin ve güçlülerin dostlarının karşısında neden bu kadar sessiz, neden bu kadar ürkek, neden bu kadar çaresiz?

Ama bütün suçu devletlere, liderlere ve uluslararası kuruluşlara yükleyip kendimizi temize çıkarmayalım.

Biz ne yaptık?

Amerika’yı eleştirdik.

Avrupa’ya kızdık.

İsrail’i lanetledik.

Müslüman devletlerin yöneticilerini suçladık.

Peki biz?

Gazze’nin ilk günlerinde meydanları doldurduk.

Yürüdük.

Bağırdık.

Paylaştık.

Boykot listeleri hazırladık.

Yardımlar gönderdik.

Sonra günler geçti.

Aylar geçti.

Yıllar geçti.

Biz yorulduk.

Gazze ölmekten yorulmadı.

Biz gündem değiştirdik.

Gazze’nin gündemi değişmedi.

Biz sofralarımıza döndük.

Onlar bir lokma ekmeğin peşinde koşmaya devam etti.

Biz sıcak evlerimize döndük.

Onlar yağmurun, soğuğun, sıcağın altında çadırlarda yaşamaya devam etti.

Biz çocuklarımızı sabah okula gönderdik.

Onlar çocuklarının cenazelerini uğurladı.

Ve belki de en korkuncu oldu:

Ölüm sayılarına alıştık.

“Bugün 30 kişi öldü.”

“Bugün 50 kişi öldü.”

“Bir saldırıda 80 kişi hayatını kaybetti.”

Sayı…

Sayı…

Sayı…

Sanki insan değil de istatistik konuşuyorduk.

Oysa o sayıların her birinin bir adı vardı.

Bir annesi vardı.

Bir babası vardı.

Bir evi vardı.

Bir oyuncağı vardı.

Bir arkadaşı vardı.

Bir hayali vardı.

Belki büyüyünce doktor olacaktı.

Belki öğretmen.

Belki mühendis.

Belki şair.

Belki hiçbir şey olmayacak, yalnızca sıradan ve huzurlu bir insan olarak yaşayacaktı.

Buna bile izin verilmedi.

Ve biz zamanla rakamlara alıştık.

İşte asıl korkmamız gereken budur.

Çünkü insanın ölmesi korkunçtur; fakat başka insanların ölümüne alışmak, vicdanın ölmesidir.

Gazze bize ayna tuttu.

Batı’ya tuttu; insan hakları söyleminin arkasındaki çelişkileri gösterdi.

İslam dünyasına tuttu; kalabalığımızın ardındaki dağınıklığı gösterdi.

Uluslararası kuruluşlara tuttu; kararların ve kürsülerin ne kadar çaresiz kalabildiğini gösterdi.

Ve sonra aynayı bize çevirdi.

Orada ne gördük?

Konuşan insanlar.

Kınayan insanlar.

Paylaşan insanlar.

Üzülen insanlar.

Ama hayatına devam eden insanlar…

Zor olan konuşmak değilmiş.

Zor olan bedel ödemekmiş.

Zor olan bir paylaşım yapmak değilmiş.

Zor olan çıkarlarımızdan vazgeçmekmiş.

Zor olan “Kahrolsun zulüm!” diye bağırmak değilmiş.

Zor olan zulüm karşısında gerçekten tavır almakmış.

Şimdi bütün siyasi tartışmaları bir kenara bırakalım.

Hamas’ı da…

İsrail’i de…

Amerika’yı da…

İran’ı da…

Arap ülkelerini de…

Jeopolitiği de…

Haritaları da…

Petrolü de…

Silahları da…

Bir dakikalığına hepsini unutalım.

Ve enkazdan çıkarılmış bir Gazze çocuğunun yüzüne bakalım.

Soruyorum:

Onun suçu neydi?

Hangi siyasi kararı o aldı?

Hangi savaşı o başlattı?

Hangi örgüte o katıldı?

Hangi sınırı o çizdi?

Hangi silahı o ateşledi?

Kime ne yaptı?

Hiçbir şey.

Ama en ağır bedeli o ödedi.

İşte bütün büyük siyasi cümlelerin sustuğu yer burasıdır.

Çünkü bir çocuğun cansız bedeninin karşısında jeopolitik hesapların hiçbir anlamı yoktur.

Bir annenin kucağındaki kefene sarılı bebeğin karşısında bütün diplomatik açıklamalar küçülür.

Ve bir gün tarih bugünü yazacak.

Belki çocuklarımız, belki torunlarımız bugünün görüntülerine bakacak.

Yıkılmış Gazze’yi görecekler.

Enkaz altındaki çocukları görecekler.

Çadır kentleri görecekler.

Açlığı görecekler.

Feryat eden anneleri görecekler.

Sonra bize dönecekler.

Ve tek bir soru soracaklar:

“Bütün bunlar olurken siz ne yaptınız?”

Ne diyeceğiz?

“Üzüldük” mü?

“Kınadık” mı?

“Sosyal medyada paylaştık” mı?

“Bir yürüyüşe katıldık” mı?

“Televizyonda seyrettik” mi?

Bunların hangisi bir çocuğu hayata döndürecek?

Hangisi vicdanımızı temize çıkaracak?

Tarih yalnız zulmedenleri yazmaz.

Zulme seyirci kalanları da yazar.

Susanları da yazar.

Gücü olduğu hâlde kullanmayanları da yazar.

Menfaatini vicdanının önüne koyanları da yazar.

Ve bazen susmak tarafsızlık değildir.

Bazen susmak, zalimin işini kolaylaştırmaktır.

Üç yıl geçti.

On binlerce insan öldü.

Şehirler yıkıldı.

Çocuklar yetim kaldı.

Anneler evlatsız kaldı.

Aileler dağıldı.

Milyonlarca insanın hayatı altüst oldu.

Peki, biz hâlâ aynı insanlar mıyız?

Eğer aynıysak asıl felaket burada başlamıyor mu?

Bunca çocuk öldükten sonra dünya hiçbir şey olmamış gibi devam edebiliyorsa insanlık dediğimiz şey nedir?

Uluslararası hukuk yeniden sorgulanmayacaksa hukuk ne işe yarar?

İslam dünyası kendi parçalanmışlığını sorgulamayacaksa ümmet sözünün anlamı nedir?

İnsan hakları Filistinliye uğramayacaksa evrensellik ne demektir?

Vicdan bizi bir davranışa götürmeyecekse vicdan ne işe yarar?

Ve dua bizi sorumluluktan kurtaran bir sığınağa dönüşmüşse kendimize şu soruyu da sormalıyız:

Biz gerçekten üzerimize düşeni yaptık mı?

Gazze’nin enkazından bugün yalnız duman yükselmiyor.

Sorular yükseliyor.

Ağır sorular…

Kaçamayacağımız sorular…

Ey insanlık!

Çocuklar gözlerinin önünde ölürken neredeydin?

Ey insan haklarından söz eden dünya!

Filistinli çocukların insan hakları yok muydu?

Ey uluslararası hukuk!

Gazze’de neden bu kadar çaresizdin?

Ey İslam dünyası!

İki milyara yaklaşan nüfusunla, servetinle, petrolünle, ordularınla, saraylarınla, zirvelerinle, teşkilatlarınla…

İki milyonluk Gazze’nin çocuklarını neden koruyamadın?

Ve ey biz…

Ekranların karşısında ağlayan, sonra kumandayı eline alıp başka kanala geçen biz…

Bir paylaşım yaptıktan sonra vicdanını rahatlatan biz…

Bir müddet sonra ölüm sayılarına alışan biz…

Biz neredeydik?

Bu soruyu başkasına sormadan önce aynanın karşısına geçip kendimize sormalıyız.

Çünkü yarın tarih hükmünü verdiğinde;

“Üzüldük.”

“Kınadık.”

“Paylaştık.”

demek yetmeyecek.

Gazze’nin çocukları bizden söz değil, insanlık bekliyordu.

Kınama değil, irade bekliyordu.

Gözyaşı değil, kendilerini koruyacak bir vicdan bekliyordu.

Ve belki de üç yılın sonunda söyleyebileceğimiz en ağır cümle şudur:

Gazze’nin çocuklarını bombalar öldürdü; ama onları koruyamamak hepimizin utancı oldu.

Bombayı atanların hesabını tarih ve hukuk soracaktır.

Fakat bizim de kendimize sormamız gereken bir hesabımız var:

Onlar ölürken biz gerçekten ne yaptık?

Bu soru Gazze’nin enkazı ortadan kalksa bile ortadan kalkmayacak.

Çünkü bazı enkazlar şehirlerden kaldırılır.

Bazıları ise insanlığın vicdanında kalır.

 

ÖZÜR: Yazımız biraz uzun oldu. Çünkü “dertli söylegen olur.”

 

13.10.2023

Süleyman Yapıcı

Günışığı Gazetesi

Süleyman Yapıcı
İlahiyatçı & Araştırmacı Yazar
Hakkımda